Kazdağları

 KAZDAĞLARI

 

Çıkış planında bir aksama olmadan gece 1 de İncirli’deki Ömür Restoranı’nın önünden çıkış yaptık. Güzergâhımız Tekirdağ- Malkara-Keşan-Gelibolu üzerinden Eceabat’a ulaşıp, oradan da arabalı vapurla Çanakkale… Tekirdağ’ın çıkışında 30-35 dakikalık bir molanın ardından yola devam ettik. Sabah 6:30 civarında Eceabat’a ulaştık. Saat 7 vapuruyla yaklaşık 35 dakikalık bir deniz yolculuğunun ardından Çanakkale’ye ulaşıp yolumuza devam ettik. Çanakkale’den sonra 46 km mesafedeki Ezine’ye, sonrada Ezine’den 25 km mesafedeki Ayvacık’a ulaştık. Ayvacık’ta sağa; Assos’a yöneldik. 18 km’lik virajlı ve zor bir yolun ardından Behramkale Köyünün girişinde sola dönüp Küçükkuyu yönüne girdik. Yaklaşık 2 km sonra sağa “Kadırga Koyu” yoluna döndük ve sabah 9’u geçerekten konaklama yerimiz “Park Otel”e ulaştık.  (Assos Park Otel: Tel. 286-721 71 63, Fax.286-721 71 58  web:  www.assospark.com Münferit konaklama ücreti bayram tatilleri ve yılbaşı hariç yaklaşık olarak 50 milyon civarı kişi başı) . Bir hatırlatma: Kadırga Koyu yakın bölgenin tek mavi bayraklı denizine sahip.

Saat 11 civarı otelden çıkıp Kazdağı gezimizin ilk ayağı olan Sütüven Şelalesi ve Hasan Boğuldu Büveti’ ne doğru yola koyulduk.  Assos’u Küçükkuyu’ya bağlayan yol, çoğu zaman sahile paralel giden, 20 km’yi aşmayan hoş bir yoldu hatırlarsanız. Küçükkuyu-Altınoluk arası 12 km. Altınoluk –Güre –Akçay’ın hemen ardından biraz ilerdeki Kızılcakeçili Köyü yol ayrımından sola dönüp zor bir yolculuk –  ama hoş bir yürüyüş-  sonrasında Sütüven Şelalesine ulaştık. Dikkat:  daha zahmetsiz bir yol, bizim döndüğümüz yola sapmadan birkaç dakika sonra ulaşılacak solda Zeytinli Köyü sapağından. Sapağın 2 km sonrasında Zeytinli Köydesiniz. Köyün çıkışındaki köprünün ardından hemen sola, yaklaşık 3 km sonra Beyoba Köyü. Köyün girişinden sola dönülüp bir iki km sonra Sütüven’e ulaşılabiliyor.  Not, adventure sevenler için Zeytinlik sapağından Türkmen Köyü Mehmetalan’ a  ulaşıp 10 km daha devam edince bir köprüye ulaşılıyor. Köprüden sonrası Kazdağı yürüyüşleri için ideal bir güzergâh olan Ayıderesi… Bu yol boyu devam edenler Homeros’un Kazdağları’nı tanımlarken kullandığı  “Bin pınarlı İda”nın derelerinden bazılarını görme şansına sahip olabilir. Yolda bahsettiğim Şahindere’si Kanyonu için ise Altınoluk’a girdikten  bir süre sonra sola tabelayla yol ayrılıyor. Kanyonu gezmek için Orman İşletmesi Müdürlüğü’nden izin almak gerekli. Rehbersiz gezmek önerilmiyor, kimi yerde tehlikeli olabiliyor çünkü ( Kanyon, acemi gezginlerden 11 kişiye mezar olmuş ). Dünyada oksijen oranı en yüksek ikinci yer  (birincisi Alpler) olmasının sebeplerinden birisi Şahindere Kanyonu. Kanyon bir baca işlevi görüp deniz havasını dağa, dağdaki çam kokulu oksijeni yüksek havayı da kıyıya kadar getiriyor. 27 km uzunluğundaki Kanyon kimi yerde 600 metre yüksekliğe ulaşıyor.  Benim gezemediğim ama sıkça duyduğum bir yer ise Mıhlıçay. Küçükkuyu’dan Altınoluk’a giderken Mıhlıçay Köprüsünü geçtikten hemen sonra sola Başdeğirmen’e yol ayrımı veriyor tabela. Yol 5 km sonra sizi çok güzel bir treking parkurunun başına ulaştırıyormuş. Benim gezme fırsatım olmadı.

Kendi turumuza dönecek olursak; kısaca Hasan’ın boğulmasının trajik öyküsünü hatırlayalım:

“1800’lü yılların sonlarıdır. Sarıkız Tepesi’nin eteğinde, kıl çadırlardan kurulu yüksek obanın güzel kızı Emine ile Zeytinli Köyü’nün yakışıklısı Hasan’ın aşkını anlatır efsane.

İki genç, her çarşamba kurulan Edremit pazarında karşılaşır, birbirlerine sevdalanırlar ve buluşmaya başlarlar. Hasan bahçıvandır, Emine getirdiği süt, peynir ve balı Hasan’a verir, ondan sebze meyve alır. Her pazar dönüşü birlikte Zeytinli Köyü’ne kadar yürürler, ardından Emine dört saatlik zahmetli dağ yolundan obasına döner.

İki genç evlenmek isterler, Oba bu evliliğe karşı çıkar. Durum obanın en yaşlı dedesine anlatılır, o da Hasan’ı sınava tabi tutar. Hasan 60 kiloluk tuz çuvalını Zeytinli’den obaya taşıyacaktır.

Dört saatlik zahmetli yolun ilk dilimi Beyoba geçilir, ikinci dilim Sütüven Şelalesi’dir. Dere içinden de geçmek gerekecektir. Taşlar üzerinden atlamak Hasan’ı yorar. Tuz çuvalı nedeniyle sırtı yanan Hasan’ın dizleri de titremeye başlar. Şelaleye gelince Hasan’ın gücü biter ve yere düşer. Emine Hasan’ı yüreklendirmeye çalışır ama boşuna, Hasan ayağa kalkamaz. Hasan “kaçalım” der, Emine yanaşmaz. Hasan’ın, “Senin köyüne gelemiyorum, köyüme de dönemem” yalvarışları arasında obasına döner ya, pişman olur. Geri dönmek ister, ailesi bırakmaz. Sabahın ilk ışıklarında Hasan’ı aramaya giden Emine, günlerce arar Hasan’ı.. .Günler sonra, çılgın sular arasında Hasan’a hediye ettiği işli örtüyü bulur, anlar ki Hasan sularda akıp gitmiştir. Emine de bu örtü ile kendisini çınara asar. O günden sonra buranın adı Hasanboğuldu, dallarını suyun içinde sallandıran çınarın adı da Emine Çınar olur.”

(Sultan Özer Yorumuyla)  Dostlar: Sabahattin Ali’nin bir kitabında da bu öyküyü anlattığını hatırlatmak isterim.

Hasanboğuldu gezimizin ardından şirin sahil kasabası Akçay’a inip öğle yemeği yedik. Size tavsiyem Akçay’daki Ömür Restoran (1924 yılındanberi hizmet veren restoran Türk mutfağından örnekleriyle oldukça hoş lezzetler sunuyor tel. 266-385 33 85)

Akçay’dan çıkıp Güre yönüne doğru yola çıktık. Güre’nin çıkışında sağa (dönüş yolu olduğu için artık sağ tarafımıza düşüyor) Tahtakuşlar Köyü’ne döndük. Tahtakuşlar Köyü Özel Etnografya Galerisi’ne ulaşmak için yaklaşık 2 km ilerledik. Alibey Kudar’ı hepiniz hatırlıyorsunuzdur. Köy Enstitüsü mezunu emekli öğretmen , araştırmacı gazeteci Alibey Kudar Türk Halk müziği derlemeleri de yapıyor. Türkmen kültürünün kaybolup gittiğini gören Alibey, ilk başlarda dedelerinden kalan eşyaları toplamaya başlar daha sonra müze fikri oluşmaya başladığında bu kültüre ait ne bulabildiyse toplar. 1980 li yıllardan itibaren Ressam Selim Turan’la birlikte çalışmalara başlayan Kudar 1991 yılında galeriyi açar. Hemen her yörede farklı farklı anlatılan “Sarıkız Efsanesi”ni de tiyatro oyuncusu Tuncer Kurtiz (Kurtiz’in köyde bir pansiyon otel gibi işletmesi var. Her sene tiyatro oyuncularıyla birlikte köye gelip bir ay boyunca hem dinlenir hem de prova yaparlar) ile birlikte yeniden derleyip toparlayan Kudar’ın kurduğu galeri 9 ödüllü! Bu ödüllerden birisi “Unesco” ödüllü! Müzeye ve köye ilişkin detaylı bilgiye www.etnografya-galerisi.com yada www.tahtakuslar.8m.com ’dan ulaşabiliriniz. Sitede Sarkız Efsanesi, köyün kuruluşu ve Türkmenlerin Anadolu’ya gelişi, Toroslar’dan Kazdağı’na uzanan serüvenleri hakkında bilgiler var. Bu arada galeriye ilişkin hatırlanması gerekenlerden birisi de bölgedeki onlarca şifalı otun burada ucuz rakamlara satılıyor olduğu.  Tahtakuşlar Köyü Özel Etnografya Galerisi. Tel (266) 387 33 40

Tahtakuşlar Köyünden ayrıldıktan sonra tur programımızda olmayan Kazdağları eteklerinde kurulmuş Eski Altınoluk’a gidip (Altınoluk merkezden yukarı, sağa yol ayrılıyor)  asırlık çınarların gölgesinde çay içip sohbet etmiştik. Antik dönem ismi Antandros olan Altınoluk’un bu eski mahallesinde göze çarpan detaylar arasında Türk Sivil Mimarisinin güzel örneklerini hatırlatmak isterim. Benim de içini ilk kez gezdiğim Abdullah Efendi Konağı hepimiz için hoş bir sürpriz oldu sanırım ve hemen hepimiz gezdik bu tarihi konağı. Konak yaklaşık olarak 150 yıllık. İlk sahibi o dönemdeki Papazlık Kilisesinin rahibidir. Rahip Midilliye’ye göç ederken, Midilli’de malvarlığı olan Abdullah Efendiyle bir değiş tokuşa girerler (I.Dünya Savaşı esnaları). Konağın yeni sahibi bundan böyle Abdullah Efendi olmuştur. Hoş bir detay; Abdullah Efendinin karısı Hatice Hanım bahçeyi sarı güllerle donatmıştır ve her sabah bir sepet dolusu gülü toplayıp Abdullah Efendi’nin salıncaklı, hasır, tonet iskemlesinin yanındaki vazoya yerleştirirmiş (hey gidi hey, nerede şimdi öyle seven kadın, getirsin güller toplasın bizim için… Şimdikilerin elinden bir bardak soğuk su içmek bile nasip olmuyor valla). Eski Altınoluk’a ilişkin aklımızda kalabilecek bir başka şey ise bol oksijenli havası ve eşsiz tattaki suyu!

Altınoluk’tan da ayrıldıktan sonra Küçükkuyu yönüne devam ettik. Küçükkuyu’dan çıktıktan sonra Assos yönüne değil de Çanakkale yönüne giden ana yolda tırmanışa geçtikten hemen sonra sağa bir tabelamız var: Yeşilyurt Köyü (Küçükkuyu- Yeşilyurt Köyü arası yaklaşık 2 km). Eski adı “Büyük Çetmi” olan köyün ilginç bir gelişim öyküsü vardı: Köyü kuranların Oğuzların Çepni boyundan olduğu söyleniyor. Büyük Çetmi bir Yörük köyü fakat günümüzde bu kültüre ait izlere rastlamak pek mümkün değil. (Zaten garip bir köydü hatırlarsanız. Ben bu güne kadar köyde birkaç traktör gördüm ama yüzlerce Land Rover…)

İstanbul’un stresinden bıkan üç bankacının hem kazanç kaygılı hem de İstanbul’dan uzaklaşma istekli arayışları onları Büyük Çetmi Köyüne getirir. İkisi ev pansiyonculuğu birisi de otelcilik işine soyunur. Yeşilyurt Evleri ve Çetmihan Otel böyle doğar. Sonrasında köydeki otellere Öngen Country ile Manici Kasrı katılır.  Şu anda köyde oldukça pahalı otellerin yanı sıra çok şirin ve ucuz pansiyonlarda bulunmakta (Manici Kasrının geceliği 200 milyon –hafta içi- Çetmihan Otel ise 70 milyon civarı hafta içi). Gittiğimiz her yerde olduğu gibi burada da emlak fiyatlarını aldım, hatta aranızda bazıları benden de ileri gidip birkaç taş ev için pazarlığa bile oturmuşlar. 100 milyardan aşağı pek bir şey bulamıyorsunuz; ilgililere duyurulur.   (Çetmihan Otel tel.286 752 61 69)

Yeşilyurt Köyünden sonra otelimize geri dönüp ilk günümüzü bitirmiştik. Kazdağı eteklerinde geçen bu gezinin ardından biraz da Kazdağı’ndan bahsetmek lazım. Antik dönem ismi İda (Homeros İda’dan bahsederken “bin pınarlı İda” der) olan Kazdağının en yüksek noktası  1774 m yüksekliktedir (Biga Yarımadası’nın en yüksek dağı). Pınarlarıyla flora ve faunasıyla Türkiye’nin en zengin bölgelerinden birisi. 250 civarında ayı, çok sayıda yaban domuzu, porsuk, sincap, tilki, karaca bulunuyor Kazdağı’nda. Kazdağı’ndaki ormanlar, sahilden kızılçamlarla başlayıp 800 M. yükseklikte karaçamlara, daha sonra karaçam – meşe karışımına dönüşüyor . Daha yüksek kesimler Dünya’da yalnız Kazdağı’nda yetişen, Kazdağı Göknarı (Abies Equi Trojani ) veya Troia Çamı diye de adlandırılan ağaçlarla örtülüdür (Fatihin donanmadaki gemiler için kullandığı hatta o gemileri Haliçe indirirken üzerinden kaydırılması için kullanılan ağaç Troia Göknarıdır, Troia antik kentindeki tahta at heykeli de bu ağaçtan yapılmıştır) . Kazdağı Göknarı, 1988’ de çıkarılan bir yasa dahilinde koruma altına alınmış. Bu göknarın kozalaklarının altındaki pullar çayın demine katıldığında çok hoş bir koku veriyor, 3-4 kez kullanılabiliyor bu pullar. Bu sefer Etnografya galerisinde ortalığa çıkartmamışlar. Sanırım satışı yasaklandı, el altından ilgilisine veriyorlar. 1993 yılında çıkan yasa dahilinde Milli Park Alanı olarak ilan edilen Kazdağı özel koruma altına alınmış. Bizim gezi programımızda olmayan bir güzergâh daha vereyim size: İzmir yönünden Edremit’e girdiğinizde tam şehir merkezinden sola bir yol ayrılır “tabela “Kalkım”ı gösterir. İnanılmaz güzelliklerle dolu bu yoldan 30 km ilerlediğinizde Kazdağı’nın ayrı bir tadına varıyorsunuz.  Bu mevkide benim çok beğendiğim bir otel : “iliada Hotel” tel. 286-487 77 78 www.iliadahotel.com  Milli parka bir başka giriş ise Ayvacık’taki yol ayrımından Bayramiç’e doğru 54km lik ilerlemenin sonrasında (bayramiç’ten sonra 20 km çok güzel manzaralı bir yol) Kazdağı Milli Parkı Ayazma Mesire’sine ulaşılabiliyor.

 Daha sonra “Zeytinyağı Müzesi” ne gittik. Müze Müdür’ü Metin Bey’in zeytinyağı yapımı hakkında verdiği kısa bilginin ardından müzeyi dolaşmıştık.

Müzenin kuruluş öyküsünü Metin Bey’in kaleminden okuyalım:

“Çanakkale’nin Küçükkuyu beldesindeki Adatepe Köyü’nde 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında yaşayan Refika’nın hikayesini Erden şöyle anlatıyor: “Adatepe Köyü’nde Rum ve Türk cemaati arasında çok sevilen Refika hem güzel, hem çok neşeli bir kızmış. Düğünlerde şarkılar söyler, çok da güzel dans edermiş. Refika’nın güzellik ve iyilikseverliği Adatepe Köyü’nün yanı sıra çevre köylerde de dillere destan olmuş. Özellikle zeytin zamanı Refika’nın çalıştığı tarlalarda hem zeytin toplar, hem de Refika’nın şarkılarını dinlerlermiş. Düğünlerde mutlaka Refika baş misafir olarak çağırılır ve kendisine şarkı söyletilip, dans ettirilirmiş. Birinci Dünya Savaşı’na kadar iki cemaat Adatepe Köyü’nde barış içinde birlikte yaşarmış. Ancak savaş tüm Anadolu’da olduğu gibi Adatepe Köyü’nde de felaketler getirmiş. Savaşla birlikte köyün Rum ve Türk cemaati arasında önceleri soğukluk daha sonra karşılıklı çatışmalar baş göstermiş. Tüm bu kargaşaya rağmen Refika yine de Türkler arasında sevilmeye devam etmiş ancak ne var ki savaş sonunda Türk ve Yunan hükümetleri arasındaki anlaşma sonucunda Refika da çok sevdiği köyünü ve Türk arkadaşlarını terk edip gitmek zorunda kalmış ve Yunanistan’a yerleşmiş. Refika’nın köyden ayrılışı Türkler arasında büyük bir üzüntüye yol açmış. O gittikten sonra onun adına türküler yakılmış ve her fırsatta, özellikle düğünlerde onun türküsü okunup, onun adına danslar edilirmiş. Bu gelenek halen Adatepe Köyü’nde devam ettiriliyor.

Refika Yunanistan’ın ilk güzellik kraliçesi

Erden yaptıkları çalışmaları anlatarak “Refika’nın efsanevi öyküsünü biz, köyün en yaşlı olup üç sene önce vefat etmiş olan Abdi Amca’dan dinledik. Daha sonra Yunanistan’ın Sakız adasına yerleşmiş olduğu ve Yunanistan’ın ilk güzellik kraliçesi seçildiği yönünde efsaneler anlatılan Refika’nın izini bulabilmek için Sakız adasına yaptığımız bir seyahatte kendisine ait her hangi bir ipucu bulamadık. Ne var ki, tesadüfen bir antikacıda bulduğumuz bir resimdeki kızın güzelliği ve kızın yüzündeki ifade bizi derinden etkiledi. ‘Bu kesinlikle Refika olmalı’ diyerek resmi alıp köye getirdik. Adatepe’nin yaşlılarına resim Refika’ya ait olabileceğini söylediğimizde, gözyaşlarını tutamayıp heyecanla ‘Evet. Bu o’ dediler. Biz de çağlar boyunca insanlara güzellik ve sağlık veren saf ve doğal Adatepe zeytinyağlarının alamet-i refikası olarak Refika’nın resmini etiketimizde ölümsüzleştirmeye karar verdik.” dedi.

Doğanın mucizesi, güzellik ile buluştu

Yeryüzünün ilk güzellik kraliçesi Afrodit’in, kraliçe seçildiği Zeus Sunağı yakınındaki köyde yaşamış güzellik sembolü iki kadının destansı hikayeleri arasında Adatepe Zeytinyağı Müzesi’nde doğanın mucizevi sıvısı ‘altın sıvı’ zeytinyağının hikayesi anlatılıyor, destansı bir dille. Tıpkı Afrodit ve Refika gibi…”

Adatepe Köyü’ne,  müzenin biraz ilerisinde köprüyü geçtikten sonra “Zeus Altarı” tabelasını takip eden yoldan 4 km sonra ulaşabiliyoruz. Köye yaklaşık 100-150 mt kala sağda Zeus Altar’ının yolunu gördük ama biz ilk olarak yemek yiyebilmek için “Dut Dibi”  işletmesine gitmiştik.  Adatepe Köyü Rumlar ve Türklerin beraber yaşadığı eski köylerden birisi. Köyün kültürü ve tarihi hakkında Refina’nın hikayesini okurken az çok fikir sahibi olabiliyoruz.  Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından SİT alanı ilan edilip koruma altına alınan köy Rum ve Türk kültür izlerini taşıması ve orijinal taş yapılarıyla yine büyük şehirlilerin dikkatini çekmiş ve yoğun rant alıyor günümüzde. Köydeki yapılar 2. derece koruma altında, yani binaları eski mimariye sadık kalma koşuluyla restore edebiliyorlar.   Köyde dikkati çeken bir yapı da, cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan Taş Mektep göç sebebiyle boşalmış, fakat günümüzde Türkiye’nin en önemli aydınlarının (Hilmi Yavuz,  Şerif Mardin…) gelip dersler verdiği kültür merkezi haline gelmiştir.

Köyden ayrılıp hemen ötemizdeki Zeus Altarı’na doğru ilerledik. Aracımızdan indikten sonra çam ağaçları arasında yaptığımız 15 dakikalık seri yürümenin ardından Zeus’un Troia Savaşını izlediği ‘Gargaros Tepesi’ndeki sunağa vardık.  (sunak: tanrılara kurbanların kesildiği, kanların akıtıldığı, etlerin yakıldığı, adakların adandığı yer )  Sunakta neredeyse bütün körfezin panoramasını izledik ve temiz havasıyla manzarasıyla 15-20 dakikalık yürümeye kesinlikle değiyor dedirtti bize. 240 (280’de olabilir) mt rakımdaki bu yapıya ulaştığımızda bir ağacın altında taşlarla örülmüş, Çanakkale Savaşı’na katılan Erdem Dede’nin yatırı dikkatimizi çekti (dallara bağlanmış yüzlerce çaputu hatırlarsınız). Dostlar sunak ve çevresi tam olarak kazılmış değil. Belli ki arkeolojik bir araştırma sonrası, sunağın

yakın çevresinde bir şeylere ulaşmak mümkün.

Yazı ve Fotoğraflar: Ali Çelik

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.