ŞUURSUZ DOLANANLAR

Ve Tanrı Selfie Çubuğunu Yarattı

Ve Tanrı Selfie Çubuğunu Yarattı

Pazartesi Aydın’ın Sultanhisar ilçesi sınırlarındaki Menderes Nysa’sını gezdikten sonra akşam saatlerine doğru şuursuzca yola düşüp güneye doğru yol aldık. Nereye gideceğimiz, nerede konaklayacağımız konusunda yolda nasıl olsa karar verebilirdik.

Aydın’dan ayrılıp Çine’ye doğru yönümüzü çevirdiğimizde araç içinde konuşmaya başladık.

Aslında tam bir amacımız olmamakla birlikte, üçümüzde de oluşan istek, daha önce gitmediğimiz, ya da yıllar yıllar önce gittiğimiz, unuttuğumuz yerlere şöyle bir göz atmaktı. Yazın Bodrum’a yaptığımız onlarca seyahatte gözümüze çarpan, merak ettiğimiz tabelaları takip edebilirdik. Demek ki istikametimiz Milas olacaktı.  Bu civarda Çomakdağ Köyü, Milas Gümüşkesen Anıtı, Euramos, Eskihisar gibi yerlere bir göz atalım dedik.
Konaklama: Serpil, okuduğu bir yazıda Çomakdağ’ da bir konukevinin olduğunu görmüş.
Düşününce, aslında çok da keyifli olabilirdi, kendi adıma kafamda kurduğumda, sevimli bir konuk evi, sıcak ve sempatik.
Önce ona ulaşmaya çalıştık. Köyün eski muhtarı ilgiliymiş bu konuyla. 15 dakikada köyün eski muhtarının telefonuna ulaşmıştık. Serpil aradı;  doğru kişiye ulaşmıştık ama yanlış bir zamanda. Adamcık sabah saatlerinde babasını kaybetmişti. İnsan böyle zamanlarda ne diyeceğini bilemiyor “biz üç zibidi geleceğiz, konuk evini bize açıver, sobayı da şöyle iyice bir harla, bir de mütevazı bir yemek hazırlayın”
Aramızda en makul konuşabilecek kişi Serpil’di iyi ki de telefon ondaydı. Başınız sağ olsun diyip kapatabildi.
İkinci seçenek: Kıyıkışlacık (İasos).
Arabayı ben kullandığım için Serpil ve Cem internetten 3 tane pansiyonun numarasına ulaştı. En çok bahsi geçen pansiyonun numarasına ulaşıp aradığımızda, telefonda karşımızda sitemkar bir ses, “ben Köyceğiz’de yaşıyorum, 3 yıldır pansiyon musunuz diye beni arıyorlar vs. diye 5 dakika boyunca anlattı. Aramızda en makul konuşabilecek kişi Serpil’di “Kusura bakmayın” diyerek kapattı. Diğer iki pansiyon ise yanıt bile vermedi.
Demek ki Milas merkezde konaklayacaktık. Yarım saat mesafedeki Bodrum alternatifi üçümüz için de hiç cazip değildi.
Milas merkeze ulaştığımızda şehri arabayla bir turlayıp otel aradık, en sonunda aslında ilk alternatifimiz olan Milashan’da konaklamaya karar verdik.

Otele geçtiğimizde canımız o kadar sıkılmış ki; Cem bile, ertesi gün gezeceğimiz yerler hakkında bir şeyler bulup okuyordu. Cem’in önünde bilgisayarı, Çomakdağ âdetleri üzerine yazılmış bir tez bulmuş onu okuyor, ben tablette haritadan yakın çevrede daha önce gitmediğimiz antik kentlere göz atıyor, Serpil de cep telefonundan bir şeyleri kontrol ediyor.

Ertesi gün için eni konu bir plan yapmasak bile kafamızda şekillenmişti. Temel sorun sabah nispeten erken kalkmak. 3 kişi, üçünün de ertesi gün için davranış tarzı çok farklı.
Olası senaryolar:
Ben: sabah 7’de kalkıp kahvaltımı yapıp en geç 8’de hazırım.
Serpil: Sabah 9’da kalkıp, yarım yamalak bir kahvaltı yapıp 10’da hazır.
Cem: 10 – 10 buçuk gibi kalkıp, iyi bi kahvaltıya yapıp, 11 de hazır olup, sonra da “..kerim köyünü, geri dönelim…”

Nasıl olduysa ortak müşterekte buluşabilip (Serpil ve makullüğü)  ertesi gün saat 10 gibi harekete hazırdık.

Çomakdağ Köyü

Bacalar Milas civarında yaygın; Umurumda mı peki? Hayır.

Bacalar Milas civarında yaygın;
Umurumda mı peki?
Hayır.

Öncelikle şunu paylaşmalıyım: Bir, bir buçuk sene önce izlemiş olduğum bir belgesel sonrası bu köy çok ilgimi çekmişti. İzlediğim belgesel iki bölüm olarak yayımlanmış, bir bölümü köyün mimari geleneği, köy kadınlarının yüzyıllardır sürdürdükleri kıyafet geleneği vs., ikinci bölümü ise köyde yapılan bir düğünü konu almıştı. İzlerken “hımm, buraya kesin gitmeliyim” demiştim ve bir süredir de aklımdaydı.

Serpil daha öncesinden burayı kafaya takmıştı. Köye ilişkin bilgisi benden daha eskiye dayanıyor, merakı ise çok daha derindi.

Cem de yol üzerinde sarı tabelasını gördüğü bu yer hakkında bir gece önce okuduğu tez sonrası merakı iyice artmıştı.

Neyse, Otelden ayrılıp Bafa yönüne doğru yola koyulduk ve 11 km sonra Çomakdağ Köyü tabelasından sağa dönüp birkaç köyün içinden geçerek 12 km daha devam ettik.
Köye girişimizle birlikte hayal kırıklığı da başladı. Hani o mimari dokusunu korumuş, bacası ile meşhur köy evleri? Bildiğin beton olmuş her yer. Belki köyün içlerine doğrudur.

Köyün meydanına ulaştık. Türkiye’de köy meydanı eşittir, yaşlıca bir çınar ağacı (çınar yoksa dut vs.), ağacın yamacından köyün tembel erkeklerinin oturup geyik yaptığı kahve.
Arabadan köyün meydanına bakıyoruz:
Ben:
— Yanıma fotoğraf makinesini bile almayacağım.

Cem:

— Lan acaba ben inmesem mi, siz bi turlayıp gelin”.

Serpil:
— Sanmıyorum. Bu kadar değildir, muhakkak köyün içinde bir şeyler vardır.

İndik, köyün kahvesine oturduk. Elbet birileri ile sohbet eder, köy hakkında bilgi alırız.

Birileri yanımıza uğrar da sohbet ederiz diye düşünürken, çay kahve servisi için bile yanımıza uğrayan olmadı bir süre.
Köy meydanında aptallaşmış halde otururken gözümüz ise köyün kadınlarında. Hani sapıklıktan değil, sözde, yüzyıllardır geleneksel kıyafetleri ile gündelik işlerinin peşinden koşturduklarını düşündüğümüz köyün kadınlarını arıyoruz. Neyse zar zor içeceklerimizin siparişini verdik,  iki boktan çay ve Türk kahvesi.
Kalkıp biraz yürüyelim, o meşhur evleri görelim (şayet var ise).
Yanımıza 8 yaşlarından bir kız yaklaşıyor, “size gezdireyim mi köyü”. Hah, işte aradığımız samimiyet.
Elbette diyoruz. İsmini soruyoruz,
— Hatice.
Bu arada köyün kadınları yavaş yavaş bize yaklaşmaya başlıyorlar, yüzleri gülüyor. Aman ne güzel. İki sohbet ederiz diye beklerken beklenmedik sorular ile karşılaşıyoruz:

— “Bi şey alacağınız mı, zeytinyağı verelim mi, abla (Serpil’i işaret ederek) kendine kıyafet, süs alır mı”.

— Yok, köyü dolaşalım, dönüşte bakarız.

Hatice bize köyün evlerini vs. gösterecek ümidindeyiz.
Soruyoruz:

— Hatice köye gelen giden oluyor mu?

— Geliyorlar arada, otobüsle.

“Otobüsle” sözü Cem için kritik: Zira Cem’le nereye giderseniz gidin aklındaki en önemli şey oraya otobüsün girip girmeyeceği.

— Hacı bak, otobüs giriyormuş buraya.

Hatice bizi bir eve getirdi, evin avlusuna girdik, 80’ni aşkın bir teyze karşıladı bizi. Bahçe avlusunun bir köşesindeki

Gelin evlatlarım, şimdi size 25 kuruşluk şey 10'Tl ye nasıl satılır, onu göstereceğim.

Gelin evlatlarım, şimdi size 25 kuruşluk şey 10’Tl ye nasıl satılır, onu göstereceğim.

tek odalı, girişi yerden 2 mt kadar yüksekte olan bir eve yönlendirdi. Eve çıkmak için avluda duran bir merdiveni alıp, yapının kapısına dayayıp öyle çıkabiliyorsunuz.

Cem, ne olduğunu sezmiş olmalı ki arkada duruyor. Serpil, teyze ile konuşmaya, bir şeyler öğrenmeye çalışıyor, ben zaten tam bir salak, kim nereye derse oraya gidiyorum, kimse bir şey demez ise duruyorum.
Odaya çıktığımızda fark ettik ki bizi buraya alış-verişe getirmişler.
80’lik teyze; “hadi alın bunları gari, beni yormayın der gibiydi. Cem aşağıda kalmıştı.
Satılan şeyler ise işte bildiğiniz incik boncuk, işlemeli bezler kumaşlar. Otantikliği var mı derseniz, bence yok. Neyse, neden bilmem kendimizi mecbur hissedip bir iki şey aldıktan sonra aşağıda bizi bekleyen Cem’in yanına indik. Elbette pis pis sırıtıyordu. 8 yaşındaki Hatice ile 80 yaşındaki nine bizi ayakta …
Zaten doğru düzgün ev falan da görmemiştik.
Köye çıkarken Çomakdağ Köyü’nün ilerisinde bulunan benzer kültürün yaşatıldığı (?) bir iki köyü daha gezeriz diye hesap ederken, şimdi buradan daha hızlı nasıl uzaklaşabiliriz hesabındaydık.

Evet, bir iki güzel ev vardı. Enteresan olarak; sabah gördüğümüz bütün kadınların ellerinde, yeni topladıkları belli olan bir iki demet çiçek de duruyordu ama yine de Çomakdağ Köyü bizim için bir hayal kırıklığı oldu.

Euromos

Euramos_Zeus _tapınagıKöyden anayola inip, tekrar Bafa yönüne dönüp 4 km daha gittik ve sağ tarafa döndük.
Çok değil, ana yoldan 150 mt içeri girdiğinizde günümüze nispeten sağlam ulaşan Roma Dönemi Tapınaklarından birisi ile karşılaşıyorsunuz.
Arabadan indik, gişedeki görevli ile selamlaştıktan sonra tapınağa doğru yöneldik. Zeus’a adanmış yapının tam ismi “Zeus Lepsynos Tapınağı”. Lepsynos’un ne anlama geldiği bilinmiyor. 16 sütunu ayakta kalmış. Muhtemelen Roma İmparatoru Hadriyan zamanında yapılmış ama maddi imkansızlıklardan dolayı yarım kalmış (ön taraftaki sütunların yivleri var fakat arka cephedeki sütunlar yivsiz bırakılmış). 1970’li yıllarda ünlü arkeologlarımızdan Ümit Serdaroğlu tarafından kazı ve restorasyon çalışmaları başlanmış. Hatta tapınağın orta kısmına dökülen beton da o dönem ki restorasyondan.  Çam ağaçları ve yeşilin ortasındaki tapınağı eni konu incelemek gibi bir amacımız olmadığı için güneşin açısı da güzelken fotoğraf çekmeyi tercih ediyoruz.
Euramos_Zeus _tapınagı (3)Cem bir senedir kullandığı gopro’nun kumandası olduğunu yeni fark ettiği için, bir elinde selfi çubuğu, diğer elinde kumanda, fotoğraf çekiyor. Ben, yıllardır üşenmeden taşıdığım 4 lens ve fotoğraf makinem ile yine başarısız görsellerin peşindeyim. Serpil ise “bin tane ören yeri gezdim, şöyle milletin çektirdiği gibi şuh fotoğraflarım olmadı hiç” in acısını çıkartarak sütunların üstüne çıkıyor, yerlere yatıyor, taklalar atıyor.
Hiç birimizin aklının ucundan geçmiyor bu tapınağı biraz olsun diğerlerinden ayrıcalıklı kılan “Zeus’un baltasının kabartması (Zagor’un baltasına benzer bir şey), ya da sütunlara tapınağın yapımına maddi destekte bulunmuş kişilerin eklettiği levhalar vs.
Bir ara tapınağın tanıtım tabelasının fotoğrafını çektim. Yani şimdi bakın; beni çok sinirlendiren konulardan birisi:  Lan zaten ülkemizde arkeolojiye ya da tarihe olan ilgi belli. Merak edip de Euromos’a uğramış kişinin Zeus Tapınağı hakkında okuyacağı ilk iki satır şöyle: …Roma tapınaklarından birisidir. Korint düzeninde 6×11 sütun sıralı, peripteral planlıdır. Bu sütunlardan 16 tanesi arşitravları ile birlikte tam olarak ayakta durmaktadır.

İnsanın,  “al o korint düzenindeki sütunları, peripteral düzende … sok diyesi geliyor.

Euramos_Zeus _tapınagı (2)

Neyse, Kente ilişkin meraklısı için bir iki not ekleyeyim, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Yar Doç. Abuzer Kızıl üstlenmiş. 2015 yılında -sanırım- iyi bir ödenek aldılar ve kentin restorasyonu ve çevre düzenlenmesine ilişkin önümüzdeki birkaç yıl içerisinde güzel şeyler olacak gibi.

Gişenin solundaki tepenin arkasında, oturma sıralarından 3-4 ü ortaya çıkartılmış  kentin tiyatrosu var. Gidip görmedik ama bir yerlerde de agorası ve mezar yapıları mevcutmuş.
http://euromos.mu.edu.tr/


İasos – Kıyıkışlacık Köyü

İasos_3Euromos’dan ayrılıp ana yola çıktık ve Milas yönüne döndük. 2 km sonra sağa bir yol ayrılıyor, Köşk – İasos. Önce köylerin  (ki şimdi mahalle oldu hepsi), sonra da orman yolu içerisinden 20 km civarı yol aldıktan sonra Kıyıkışlacık’a (İasos) ulaştık. Cem ve Serpil en son 2008 yılında gelmişler buraya. Ben ise Milas -Bodrum arasında efsanesini defalarca dillendirmeme rağmen bir fırsat bulup köye uğrayamamıştım. Ne çok şey kaçırmışım.
Konum ve denizle ilişkisi ile köy antik dönemden beri balıkçılık ile geçimini sağlamış. Yüzlerce yıldır buraya ilişkin anlatılanlar öyküler de bunu doğruluyor. Bir de belli ki zeytin önemli bir gelir kaynağı,  birkaç yüz yıllık zeytin ağaçlarına bakınca bu da anlaşılabiliyor. Şimdi burada uzun uzun yazmak istemedim, merak eden var ise İasos ile ilgili efsaneye, ayrıca Antik dönem tarihçisi ve coğrafyacısı Strabon’un anlattıklarına linklerden ulaşabilir.
Biz önce o meşhur Balıkçı Pazarı (Balık Pazarı)’na uğradık. Kapalı idi.  Burası hakkında kitaplardan okuduğum kadarı ile çelişkili bilgiler var. Genel bilinen burada antik dönemde balık satışının yapıldığı. Fakat güvendiğim bir iki kaynak ise buranın aslında kentin ileri gelen bir iki şahsı için yapılmış “mezar yapısı” olduğunu belirtiyor, çok da kafamı yormuyorum. Buradan ayrılıp birkaç dakika mesafedeki asıl ören yerine geçiyoruz.
Ören yerinde yine keyfimiz yerindeydi, günümüze çok iyi durumda ulaşmış olan meclis binası (bouleuterion), agoraİasos_4 vs gezip saçma sapan fotoğraflar çektikten sonra kıyıda balıkçıların arasında biraz turlayıp açık bir yer bulup kahve içtik.
Köy küçük, toplasanız 2 bin nüfus ya var ya yok. Toplamda 5 pansiyon, birkaç kafe, iki üç tane de balık restorandı var. Antik kentin arkeolojik çalışmalarını uzun süredir İtalyanlar üstlenmiş. Köyün sakinliğini çok beğenmiş olacaklar ki buradan mülk sahibi olmayı da ihmal etmemişler.  Köyün yakın çevresi ise hızla yazlık evlerle doluyor, yetişen kapıyor.
Sıkıldık. Birkaç kedi, köpek,  balıkçı ve çiçek fotoğrafı sonrası, bu sefer Milas-Bodrum havalimanının arkasındaki bir yoldan ana yola çıkıp Milas’a döndük.

Yunus üstündeki oğlan: Hermias

Yunus üstündeki oğlan: Hermias

Teknenin ismine dikkat!

Teknenin ismine dikkat!

Kıyıkışlacık - İasos İasos_2


Gümüşkesen Anıtı

Gümüşkesen_Anıtı_2Hiç birimiz gitmemiş; Milas Gümüşkesen Anıtı. Yeri de Milas’ın içinde bir yerlerde. Merkezde ufak bir iki turdan sonra anıt mezarın yerini bulduk.  Sanki rahmetli dedemin mezarına geldim de Fatiha okuyacağım, mutluyum. Yıllardır merak ediyordum. Evet, Bodrum’da bulunan Halikarnassos Mausoleumu’nun bir benzeri. 1800 yıllık olduğu tahmin ediliyor. Detaylar bu yazının konusu olmadığı için fazlasını anlatmak yersiz.

Gümüşkesen_Anıtı_2 DCIM103GOPRO


Beçin Kalesi

Gümüşkesen Anıtı’ndan ana yola inip istikametimizi Beçin Kalesi’ne çevirdik.
Artık saati gelmişti ve Serpil, “bir yerde durup bira alalım” dedi.
Beçin yolu üzerinde bir yerden bira alındı. Araba kullandığım için ben içemeyecektim.  Bir süre sonra dar ve yokuş bir yola sapıp 7-8 dakika ilerledikten sonra kalenin yanındaydık. Yanılmıyorsam Beçin Kalesi, Anadolu’nun en iyi korunmuş kaleleri arasında sayılıyor. Araba ile bir iki dakika daha devam ettik asıl ören yerine ulaştık.  Medrese, hamam, camii vs. birçok yapı var ama neden bilmem hiç ilgimizi çekmedi, geri dönüp kalenin yanına park ettik.
Yanımızdaki tabelada “ören yerinde içki içmek yasaktır” dediği için

— Ben arabadan inmeyeceğim, arabada biramı bitireceğim dedi Serpil

— Benim çişim geldi, kaleyi şöyle bir incelemem lazım dedi Cem.

— Şöyle bir bakayım bari dedim ben de.

5 dakika sonra hareket ettik. 15 dakika sonra da Milas – Yatağan yoluna çıkmıştık.


Stratonekeia

IMG_7034 (Large)

Hedefimiz Stratonekeia Antik kenti.
Daha önce gitmediğimiz ama çok merak ettiğimiz yerlerden biriydi. 20 dakikalık yolculuk, kentin ismini doğru telaffuz etmeye çalışarak bir anda geçti gitti. Ben Eskihisar tabelasını gördükten sonra bir yola saptım. Köyün içinden geçtik, antik kent falan yoktu. Biraz daha ilerleyince büyük linyit yataklarının bulunduğu devasa ocaklara ulaşmıştık. Evet, yanlış yerdeydik, geri döndük, köyün içinde bir kişiye kentin yerini danıştık, tarif etti. 10 dakika sonra Stratonekeia’daydık.

Şehrin girişinde TRT’nin bir ekibi ellerinde kamera ve mikrofon bir şeylerin başında duruyordu.
Bize bulaşmazlar umarım…

Arabadan iner inmez anladım ki burası bize çok keyif verecek.
Stratonekeia_2Köy Meydanı’nda Osmanlı döneminden kalma güzel bir camii var. Hemen onun yakınında Selçuklu Döneminden bir hamam, biraz ilerliyorsunuz caminin karşısına sıralanmış sivil yapılar…  Bu tam benim sevdiğim tarz; köyde yaşayan 4-5 hane, eski yerleşim terk edilmiş büyük oranda, sokaklar boş, eski evler antik kentten devşirilmiş taşlar ile inşaa edilmiş, metruk ama yıkılmamış. Antik kent ise belli bölümleri ile oldukça ayakta.
Aslında kentin isminin hikayesi bile etkileyici:
İskender’in ardıllarından olan I. Seleukos Nikator, Apama adından birisi ile evleniyor. Bu evlilikten, daha sonra babasının yerine geçecek olan Antiokhos doğar.
Antiokhos büyüyüp delikanlılık çağına geldiğinde babasının genç eşi Stratonekeia’ya aşık olur ve gizli gizli bir aşk yaşamaya başlarlar.

Lakin bu “yasak aşk” bir süre sonra bizim oğlanı (Antiokhos’u) yataklara düşürür.
Hekimler çağırılır, bir türlü derman bulamazlar.
Fakat durumu bilen doktorlardan biri İmparator Seleukos’a olan biteni korkuyla anlatır:

–  Sizin oğlan, üvey annesine, yani Stratonekeia’ya aşık olmuş, bunların mürüvveti olmadığı sürece Antiokhos hastalıktan kurtulamayacak…

Baba bir süre düşünüp, “lan bana karı mı yok” diyerek oğlunun, genç ve güzel eşi Stratonekeia ile evlenmesine izin verir.

Evlilik sonrası Antiokhos da karısı için, onun ismi ile bir şehir kurdurur. İşte o şehir Stratonekeia’dır*.
Resim sanatında   Antiokhos – Stratonekeia aşkı sıklıkla işlenmiş konulardan birisi. Bunlardan bazıları Antonio Bellucci, Jacques-Lois David, Dominiqiue Ingres, Johann Anwander gibi ünlü ressamlar tarafından yapılmış.
Yakın bir zamanda Yatağan Belediye Başkanı kentin tanıtımı amacı ile resimlerin bulunduğu müzelerden bu resimlerin birer kopyasını istemişti. Müzelerin belediye başkanına kopyalar için verdiği fiyat teklifi 3 milyon dolar civarındaydı. Ardından belediye başkanı -yanlış hatırlamıyorsam- Muğlalı bir ressam ile bu resimlerin kopyasını yapması için el sıkıştı. Sonra ne oldu bilmiyorum.

johann-anwander

johann-anwander

Belluci

Belluci

Dominiqiue Ingres

Dominiqiue Ingres

Jacques-Lois David

Jacques-Lois David

Stratonekeia’yı gezmeye başladığımızda köy meydanı içerisindeki yapıların oluşturduğu ruhani karmaşa da ayrı bir Stratonekeia_3sempati oluşturdu bende. Pek fazla “dillendirilmemekle birlikte” köy camiinin çok yakınındaki sivil yapılar arasında meyhane de mevcut. Gerçi köy şu anda neredeyse boş. Bu da ayrı bir konu aslında:
1957 yılında bölgede bir deprem olur. Köy çok fazla zarar görmese bile olası bir sonraki deprem öngörüsü ile çok uzak olmayan bir bölgeye 233 tane deprem konutu yapılıp köylülerin çok büyük bir kısmını buraya taşımışlar.
1980 yılında yeni kurulan bu köyün yakınlarında çok büyük bir kömür madeni bulunur. Yeni köy arazisi bu havza içinde yer aldığı için bu sefer köy yeniden boşaltılır, köylülerin bir kısmı 1957 yılında boşalttıkları köye geri döner.
2002 yılında,  köydeki tarihi mirasın korunabilmesi amacı ile sit alanı ilan edilen yerleşim yeniden boşaltılır ve Eskihisar Köyü şu anda bulunduğu yere taşınır.

Stratonekeia_narStratonekeia’yı ayrı bir yazı yapmak lazım bence. Kuruluş hikayesinden başlayıp, günümüze kadar olan süreçte hem kültürel hem de somut mimari öğeleri ile ortaya karışık durumu,  kenti gezerken bizi çok heyecanlandırdı.
Terkedilmiş bahçelerdeki onlarca nar ağacından “sanki sahibiymişçesine” kopardığımız narların tadını unutamam her halde.

Bu arada bir şekilde karşılaşmamak için çabaladığımız TRT ekibi

— Ya arkadaşlar, röportaj yapmamız lazım, kimse de yok, bize yardımcı olur musunuz dedi.

— Hay hay, elbette oluruz. Aramızda en makul konuşabilecek olan Serpil’dir, biz saçma sapan konuşuruz genelde.

— Üçünüzle de konuşsak.

— Hay …

Niye mi verdi 5 milyon?

Niye mi verdi 5 milyon?

Ayakta mı duramıyom

Ayakta mı duramıyom

Komikti elbette.
İlk Cem konuştu. Beklediğimden çok iyiydi.
İkinci bendim, bana soru sordukları anda ne sorduklarını unutup bambaşka konulardan bahsettim.

Gladyatör Mezarları

Gladyatör Mezarları

Serpil ise yine en aklı başında konuşan oldu.
Ortak soru şu idi röportajda “kentin tanıtımında gladyatör mezarlarının sağlayacağı katkı”. Ortak sorun ise kentteki gladyatör mezarlarına ilişkin en ufak fikrimiz yoktu, hatta ilk o anda duymuştuk.
Bir diğer konu ise kentin isminin söylenişi. Trt çalışanı çocuk başka söyledi, Cem başka, Serpil  daha başka. Ben ise telaffuz edemeyeceğimi bildiğim için kentin ismini söylememeyi tercih ettim.
Röportaj sonrası “lan gidip bulalım bari şu mezarları” diyerek bakındık ve evet, köy meydanının biraz ilerisinde görüp, “amaaan, koyuver gitsin diyerek  Stratonekeia’dan ayrıldık.

4 Kere Hac'a Gittik Geldik Aha Dayıya Sor!

4 Kere Hac’a Gittik Geldik Aha Dayıya Sor!

Stratonekeia_Kazıevi

Stratonekeia_Kazıevi

Yollar

Yollar

Ayakkabısı ile gezen köpek

Ayakkabısı ile gezen köpek


Belen Kahvesi

Belen KahvesiHava kararmak üzereydi ve yorulmuştuk antik kuntik şeylerden. Bir kahve iyi olacaktı bunu da meşhur “Belen Kahvesi”nde içelim dedik.

Kullanmayı tercih ettiğim güzergah, Yatağan’a girmeden sağa ayılıp, Bozüyük Köyü üzerinden eski ismi Gevenes, yeni adı ile Çaybükü Köyü. Yakın dönemde gazetelerde ya da sosyal paylaşım sitelerinde sürekli tekrar edilen konulardan birisi “ Ege’nin en güzel 10 köyü”, “Ege’nin saklı cennetleri” vs… Malum; tv dizileri ya da filmler bu köylerin popülerlik derecesini bir anda arttırıyor. Yolumuz üzerindeki Bozüyük Köyü de bu tarz yazılarda adı sürekli geçen yerlerden birisi. Bir iki diziye de mekan olmuş. İçinden geçerken söyle bir bakıyoruz.
Soruyorum;

—İnip dolaşalım mı köy meydanını?

Cem cevap veriyor;

—Gerek yok hacı, devam.

Kısa bir süre sonra Çaybükü’ndeyiz. Belen Kahvesine gidiyoruz hemen.
O meşhur “Ormancı Türküsü’nde bahsedilen Belen Kahvesi burası. Arka kısmında müzemsi bir oda var. Muhtar

Hacı yanlış oynuyonuz, burada kan çıkar!

Hacı yanlış oynuyonuz, burada kan çıkar!

(Tevfik Cezayirli) – Mustafa Şahbudak ve Mehmet İn (Ormancı) arasında geçen olayın bir kısmının canlandırması yapılmış. Mahkeme kayıtlarının bir fotokopisi duvara asılmış. Bu kayıtlar haricindeki diğer şeyler ilgimizi çekmiyor.  Yatağan Ovası’na bakarak, içtiğimiz kahvenin ardından yavaş yavaş buradan da ayrılıyoruz.
Ana yola ulaştığımızda saat 17:30 civarıydı. Sabah Çomakdağ Köyü ile başlayan gezi, Euramos, İasos (Kıyıkışlacık Köyü), Milas Gümüşkesen Anıtı, Beçin Kalesi, Stratonekeia ve Belen Kahvesi ile sonladı. Şimdi nereye gideceğimize karar verecektik: açıkçası yön bile belli değildi, güneye mi, kuzeye mi?

Yazı: Ali Çelik
Görseller: Serpil Üstün-Cem Aktan Erdoğdu – Ali Çelik

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.